Diğer söylemler arzunun paradokslarını taşıyamadıkları için evrensel bir bilgi içinde kapanış üretirler.
Analitik söylem ise bunun tersine, olumsallık aracılığıyla, konuşan-varlığın tam olmayan hakikati yerine bir bilgi yazar.
Freud’un hakikatle olan aşkına rağmen, Lacan’la birlikte şunu söyleyebiliriz:
Psikanaliz, “cinsel ilişkinin olmadığını görmemek” üzerine kurulu doğru görüşe (orthodoxa) karşı, kipsel ve paradoksal bir doğru söyleyiş sunar.
Çünkü evrensel bir doğru görüş yoktur. Lacan’ın Fantazmanın Mantığı seminerinde söylediği gibi: “Paradokslar olduğu için en küçük bir doğru görüş bile yoktur.”
Reel anlamı dışladığı için, geriye yalnızca yalancı bir anlam kalır.
Ama reel anlamı dışladığında, aynı zamanda yalanı da dışlar.
Lacan’ın 1977 konferansında açtığı temel klinik mesele budur:
“Cinsellik bütünüyle sözcüklerin içine yakalanmıştır. İşte yaptığı esas adım budur. Bu, yorumun ‘ne anlama geldiğini’ hedeflemediğini anlamaktan çok daha önemlidir; yorum, söylenen şeyin anlamını değil, onun söylenmiş olmasını hedefler.”
Dolayısıyla hakikat ile aldatmaca arasında bulanık bir sınır vardır.
Çünkü evrensel bir Hakikat olamaz. Ama bu bizi bir görecelik çöküşüne götürmez. Çünkü bütün yalancı hakikatler, aynı reele işaret eder: Jouissance’ın kastrasyon oluşuna. Her ne kadar kastrasyonun kendisi tek anlamlı olmasa da. Psikanaliz bize biçim ile yapının aynı şey olmadığını hatırlatır. Bir öznenin arzusu yaşam boyunca farklı biçimler alabilir: kişiler değişir, fantazmalar değişir, semptomlar değişir, aşk değişir. Ama yapının kendisi aynı kalır.
Psikanaliz tam da burada anlamın ağırlığını geri çeker. Onun yerine reelin ağırlığını koyar. Fakat bu reele dile uğramadan erişmek mümkün değildir.
Çünkü özne yalnızca dilin tortuları içinden geçerek kendi reeline yaklaşabilir. Analitik deneyimin etiği de burada ortaya çıkar: Özne, bilinçdışının “tam olmayan” açık bilgisinin giderek daha fazla aldatılmışı olabilmelidir. Lacan’ın söylediği gibi: belki de elimizdeki tek gerçek bilgi budur. Bu bilgi kesin, kapalı, tamamlanmış bir bilgi değildir. Bir yarıktan akar. Hakikatin tam içinden değil, “doğru söyleyişin” çatlağından geçer.
Lacan bunu Joyce üzerinden bir tortuya benzetir: Cinsel ilişki diye bir şeyle karşılaşmaya başladığımız anda her öznenin içinde çöken bir tortu.
Ama bu deneyim ancak “analist diye bir şey varsa” mümkün olabilir. Çünkü analist, kendi bilme dehşetinin nedenini sınırlamış kişidir.
Analist arzusu tam da oradan doğar. Bu yüzden analist, hakikati açıklayan biri değil; reelin etrafında dolaşabilen biridir.
Lacan’ın radikal önermesi burada şudur: “Analist yalnızca kendisine dayanarak yetki alır.” ve “Cinsiyetlenmiş varlık yalnızca kendisine dayanarak yetki alır.”
Bu, toplumsal bağ olmadan gerçekleşmez. Ama yine de öznenin kendi adına üstlenmesi gereken bir noktayı içerir.
Psikanalizin sonundaki mesele, hakikati tamamen çözmek değildir.
Mesele, imkânsızı terk etmeden yaşayabilmektir.
Çünkü Lacan için analiz, “cinsel ilişki yoktur” bilgisini tamamen kapatmaz.
Tam tersine, o açıklığın etrafında yaşamayı mümkün kılar.
Ve tam burada yeni bir şey doğabilir: Yeni bir bilgi değil, yeni bir arzu. Ama bu yeni arzu, eski arzunun tamamen değişmesi değildir.
Bu, değişmez yapının içinde ortaya çıkan yeni bir varyasyondur.
Lacan’ın paradoksu budur: Arzu değişmezdir. Ama yine de analiz sonunda, özne arzusu ile başka türlü ilişki kurabilir.
İşte bu yüzden, analizin sonunda ortaya çıkan arzu, hem yeni, hem aynı arzudur.
-Ana Laura Prates