Arzu: Beklenene Karşı

La Bohème operasının dördüncü perdesinde Mimi ölmek üzeredir ve üşüdüğünü söyler: “Ellerim hiç ısınmayacak mı? Keşke bir kürk manşonum olsaydı…” Hemen ardından Musetta küpelerini çıkarır ve şöyle der: “Belki de bu, onun son arzusu.”
Burada önemli olan yalnızca Mimi’nin ellerini ısıtmak değildir. Asıl önemli olan şey, ölmek üzere olan bir bedende hâlâ bir arzunun konuşuyor olmasıdır.
Çünkü psikanaliz açısından, öznenin hâlâ arzuluyor olması, hâlâ canlı olduğunun işaretidir.
Biz yalnızca başkasının sevgisini değil, onun arzusunu da gözetleriz. Çünkü arzu, öznenin hâlâ orada olduğunu gösterir. Bu yüzden sahnede paradoksal bir şey olur: İlaçtan önce manşon önemli hale gelir. Çünkü biyolojik yaşamdan daha belirleyici olan şey, konuşan-varlığın arzuyla kurduğu bağdır. Metin daha sonra “paradoks” sözcüğünün kökenine gider. Paradoks: yerleşik kanaate, dogmaya, beklenene karşı duran şeydir. Bu nedenle: Arzu, doksaya karşıdır. Yani arzu, toplumsal beklentiye, yerleşik bilgiye, “normal” olana tam olarak sığmaz. Lacan’ın bize söylediği gibi: “Arzu söz tarafından eklemlenir ama tam olarak dile getirilemez.”
Bu yüzden arzu, öznenin en içindeki şeydir; ama aynı zamanda öznenin kendisine yabancı olan şeydir. Özne çoğu zaman ne istediğini bilmez. Arzu, öznenin kendisini tamamlayan olmamakla onu eksilten şeydir. Bu yüzden Lacan arzuyu: “eksik-olma” (manque-à-être) ya da “varlıktan düşüş” (désêtre) olarak adlandırır. Arzu özneyi tamamlamaz; onu yerinden edendir. Bu yüzden arzu hep beklenene karşı gelir. Tam da bu nedenle Freud, arzunun izini: sürçmelerde, semptomda, unutkanlıklarda, sakarlıklarda arar. Çünkü arzu, en çok öznenin kontrolü kaybolduğunda konuşur. Metnin sonunda Lacan şu soruyu sorar: “Arzu öznellik midir, değil midir?” Ve şu paradoksal cevabı verir: Arzu, öznenin en merkezi şeyidir; ama aynı zamanda öznenin kendisine direnen şeydir.
Yani arzu: hem “ben”dir, hem de “ben olmayan”.
Eğer arzu öznellik ise, bu, öznenin en temel noktasıdır. Çünkü arzu, dilin etkisi olarak ortaya çıkar ve konuşan-varlığın gerçekliğini kurar. Ama aynı zamanda arzu, öznenin kendisine de karşıdır. Çünkü arzunun merkezinde, Lacan’ın nesne (a) dediği şey bulunur: öznenin içinde yer alan, ama öznenin kendisine yabancı kalan çekirdek. Arzuyu nedenleyen şey tam da budur. Özne, kendi arzusunu tam olarak sahiplenemez. Arzu her zaman biraz yabancı, biraz dışarıdan, biraz anlaşılmaz gelir.
Lacan bu noktada Baruch Spinoza’ya yaklaşır: Arzu insanın özüdür. Ama Aristotle arzuyu insanın aşağı, hayvani tarafına yerleştirir. Lacan’ın cevabı nettir: Arzu insanı düşüren değil, onu özne yapan şeydir. Fakat bu özne hiçbir zaman bütün değildir. Özne konuşurken arzuyu ifade etmeye çalışır, ama yalnızca bir kısmını söyleyebilir.
Çünkü arzunun önünde her zaman bir engel vardır: nesne (a), yani Lacan’ın “Şey” dediği çekirdek. Ve bu çekirdek, hep beklenene karşı ortaya çıkar.
Bu yüzden arzu, en çok sürçmelerde, şaşırmalarda, anlam kaymalarında görünür olur. Lacan’ın yorumu da tam burada farklılaşır. Lacan yorum yaparken açıklama üretmeye çalışmaz. Çünkü açıklama çoğu zaman fazla gelir. Onun yerine: kesme yapar. Bir ses, bir kelime kırılması, bir eşseslilik, bir yanlış duyma… Yani anlamdan çok, sesin yarattığı çatlağı kullanır. Metindeki örnek bunu çok iyi gösterir.
Genç kadın: “Paralelo’nun delisi gibiyim” der.
Analist bunu başka türlü duyar:
“pare lelo” yani: “aptal bir babanın delisi.” Tam burada yeni bir anlam doğar. Kadın şunu fark eder: Kendi “çılgın” tepkileri, aslında babasının aptallığını örtmenin yoludur.
Yani: babayı düşürmek yerine, kendisi deli görünmeyi tercih eder. Lacan için histeri tam da budur: babayı ayakta tutmak. Burada yorum, hazır bir açıklama vermez.
Bir ses kesmesiyle, öznenin bilmediği anlamı ortaya çıkarır. Bu yüzden Lacancı yorum öğretmez. Sarsar. Ve etkisi, öznenin beklediği yerden değil, tam tersinden gelir.
Çünkü arzu, her zaman beklenene karşı çalışır. Lacan, Le Séminaire, Livre V seminerinde mizahın nasıl çalıştığını açıklarken şunu söyler: Özne belirli bir anlam yönünde ilerletilir. Cümle bir tamamlanma bekletisi yaratır. Tam o anda, beklenen anlamı kıran beklenmedik bir unsur ortaya çıkar. Ve anlam düşer. Ama tam da bu düşüş anında, yeni bir anlam doğar. Lacan’ın ilgilendiği şey budur: Anlamın kırıldığı yerde ortaya çıkan arzu. Çünkü arzu, tam açıklamada değil, çatlakta görünür. Şaka bu yüzden açıklanamazdır. Anlatılabilir, ama tam olarak açıklanamaz. Çünkü etkisi, anlamdan çok, anlamın kırıldığı anda ortaya çıkan fazlalıktan gelir.
Lacan buna: “Söz tarafından eklemlenen ama tam olarak eklemlendirilemeyen arzu” der. Bu yüzden Lacancı yorum, uzun açıklamalar yapmaz. Keser, Eksiltir, Tamamlamaz.
Analistin işi, öznenin konuşmasını “anlamak” değildir yalnızca. Asıl mesele: öznenin kendi gevezeliği içinde aldığı kolay Jouissance’ı kesmektir.
Yani yorum, tatmin üretmek için değil, tatminde bir boşluk açmak için çalışır. Bu yüzden analistin arzusu, öznenin “hiçbir şey bilmek istememe” tutkusuna karşıdır.
Lacan buna: “Cehalet tutkusu” der. Metin daha sonra bunu “Passe” prosedürüyle ilişkilendirir. Passe’de kişi analiz deneyimini anlatır. Ama mesele anlatının doğruluğu değildir. Önemli olan: anlatının diğerlerinde yarattığı etkidir. Bir şaşkınlık, bir kesinti, yeni bir şey hissi, hatta bazen komik bir etki… Yani yine: beklenene karşı çıkan bir şey. Bu yüzden Passe’nin amacı yeni bir dogma üretmek değildir. Tam tersine: psikanalizi donmuş bilgiye dönüştüren şeyi kırmaktır. Çünkü Lacan için psikanalizin ölümü, kesin bilgiye dönüşmesiyle başlar. Bu yüzden metnin vardığı nokta çok serttir: Bir okulun gerçekten psikanalize hizmet edip etmediği, içine memnuniyetsizlik sokabilme kapasitesine bağlıdır. Ve o memnuniyetsizliğe dayanabilmesine.

-Manel Rebollo Le désir contre l’attendu


Bir Cevap Yazın

gosterenarasinda sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin